Mühendislik • Veri • Teknoloji • Karar Sistemleri

Bilim, merakın yöntemle buluştuğu yerde ilerler.

Mühendislik, veri, teknoloji ve kurumsal deneyim; karmaşık sorunları anlaşılır ve uygulanabilir çözümlere dönüştüren ortak düşünce alanlarıdır.

01

Mühendislik ve Sistemler

Mekanik sistemler, uygulamalı mühendislik ve sahaya dönük teknik çözümler.

02

Veri, CBS ve Yapay Zekâ

Mekânsal veri, uzaktan algılama, analiz ve yapay zekâ destekli karar süreçleri.

03

Teknoloji ve Otomasyon

İHA sistemleri, yazılım, dijital araçlar ve pratik otomasyon uygulamaları.

04

Yönetim ve Karar Sistemleri

Kurumsal yönetim, mevzuat, dijital dönüşüm ve kanıta dayalı karar yaklaşımı.

Disiplinler arası düşünce

Farklı alanlar, ortak bir düşünme yöntemi.

Murat Güneş’in çalışma alanı; mühendislik, mekânsal veri, insansız sistemler, bilgisayar teknolojileri ve kurumsal yönetimin kesişiminde şekillenir. Akademik çalışmasında gece görüşlü insansız hava araçlarının tarımsal kullanımını ele almıştır.

Kırsal kalkınma, TÜKAS ve Avrupa Birliği ortaklı LPIS projelerinde mühendis, CBS ve sistem uzmanı ile takım lideri olarak görev yaptı. Kurumsal yönetim deneyimini 2018’den bu yana TOBB Didim Ticaret Odası Genel Sekreteri olarak sürdürüyor.

Ziraat MühendisliğiMakine Mühendisliği YLCoğrafi Bilgi SistemleriBilgisayar Programcılığıİnsansız Hava Araçları

Ikigai: Hayat Amacını Bulmak Değil, Hayatla Bağ Kurmak

Yazar: murat güneş Tarih: 21:46 Kategori: Yorum:

Bir kitabın ardından tuttuğum 24 sayfalık nottan bana kalanlar

Bazı kitapları okur, kapağını kapatır ve birkaç hafta sonra önemli bir bölümünü unutursunuz. Bazı kitaplar ise insanı durdurur; altını çizdirir, kenara not aldırır ve kendi hayatını sorgulatır.

Ikigai Yolculuğu benim için ikinci gruptaydı.

Kitabı okurken yaklaşık 24 sayfalık not aldım. Bazı sayfalarda yalnızca kitaptaki fikirler vardı. Bazılarında ise doğrudan kendi hayatımla ilgili sorular, hedefler, geçmişe dönük değerlendirmeler ve küçük planlar bulunuyordu.

Notları daha sonra yeniden gözden geçirirken ilginç bir şey fark ettim:

Ikigai aslında “Hayatımın amacı nedir?” sorusuna tek cümlelik bir cevap aramak değil.

Daha çok;

gelecekte nereye gitmek istediğimiz,

geçmişten ne öğrendiğimiz

ve bugün nasıl yaşadığımız

arasındaki bağı kurabilmekle ilgili.

Bu nedenle kitabı ve notlarımı üç ayrı yolculuk üzerinden yeniden okumak bana daha anlamlı geldi:

Geleceğe yolculuk.
Geçmişe yolculuk.
Şimdiye yolculuk.

Belki Ikigai de tam olarak bu üç zamanın kesiştiği yerde ortaya çıkıyor.


Peki Ikigai Gerçekte Nedir?

Ikigai Japonca kökenli bir kavram.

Kabaca çevrildiğinde “yaşamaya değer kılan şey” veya “sabah yataktan kalkmak için sahip olduğumuz neden” gibi anlamlara geliyor.

İnternette Ikigai araması yaptığınızda büyük ihtimalle dört daireden oluşan meşhur bir şemayla karşılaşırsınız:

Neyi seviyorsun?
Hangi konuda iyisin?
Dünyanın neye ihtiyacı var?
Sana ne için para ödenebilir?

Bu dört sorunun kesiştiği noktaya da “Ikigai” yazılır.

Ben de kitabı okurken aynı şemayı notlarıma çizmişim.

Fakat konuyu daha sonra araştırdığımda önemli bir ayrıntıyla karşılaştım.

Bugün internette yaygın kullanılan bu dört daireli model, geleneksel Japon Ikigai anlayışının özgün bir şeması değil. Daha eski bir amaç modelinin sonradan Ikigai kavramıyla ilişkilendirilmiş bir uyarlaması.

Bu, modelin işe yaramadığı anlamına gelmiyor.

Tam tersine, insanın kendisini sorgulaması için oldukça güzel dört soru sunuyor.

Ancak Ikigai’yi yalnızca;

“Sevdiğim işi bulacağım, iyi olduğum şeyi yapacağım ve bundan para kazanacağım.”

şeklinde yorumlamak kavramı fazlasıyla daraltıyor.

Çünkü hayatımıza anlam veren şey her zaman mesleğimiz olmayabilir.

Bazen bir çocuk yetiştirmek, bazen bir hobi, bazen üretmek, bazen bir topluluğa katkıda bulunmak, bazen de her sabah bahçeyle ilgilenmek insanın hayatına anlam katabilir.

Ikigai’yi bu nedenle tek bir meslek veya kariyer cevabından çok, insanın hayatıyla kurduğu anlamlı bağ olarak düşünmek bana daha doğru geliyor.


1. Geleceğe Yolculuk

Kitabın ilk bölümleri beni gelecekle ilgili düşünmeye yöneltti.

Buradaki ilk güçlü metaforlardan biri Shinkansen, yani Japon hızlı treniydi.

Fikir basit:

Bazen gerçek bir ilerleme yaşayabilmek için alıştığımız düşünme biçiminin dışına çıkmamız gerekir.

Ben bunu notlarıma şöyle yazmışım:

Alışılmışın dışına çık.

Ardından kendime büyük hedeflerimden birini yazmışım:

İçerisinde ARGE garajı bulunan Büyük Müstakil bir ev...

Fakat burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.

Bir şeyi istemek, henüz hedef değildir.

“Bir gün müstakil bir evim olsun.”

Bu bir dilektir.

Hedefe dönüşebilmesi için üç sorunun cevabını vermek gerekir:

Ne?

Tam olarak ne istiyorum?

Nasıl?

Bunu hangi kaynaklarla gerçekleştireceğim?

Ne zaman?

Hangi zaman diliminde?

Ben de notlarımda hedefi parçalara ayırmaya başlamışım.

Birikimler…

Kredi seçenekleri…

Mevcut varlıkların değerlendirilmesi…

Ek gelir ihtimali…

Yetenek veya hobilerin ekonomik değere dönüştürülmesi…

Bir anda soyut bir hayal, üzerinde düşünülebilecek gerçek bir projeye dönüşüyor.

Bence kitabın önemli fikirlerinden biri burada saklı:

Büyük hedefler bizi korkutabilir. Küçük ve tanımlanmış adımlar ise harekete geçirir.


Fuji Dağı: İmkânsız Görünen Hedefler

Bir sonraki güçlü metafor Fuji Dağı.

Uzaktan bakıldığında büyük hedefler de dağlar gibidir.

Tepeyi gördüğümüzde zihnimiz hemen mesafeyi hesaplar ve çoğu zaman şöyle der:

“Bu çok zor.”

Fakat hayatımızda geriye dönüp baktığımızda bir zamanlar imkânsız veya çok zor görünen birçok şeyi zaten yaptığımızı fark ederiz.

Bu nedenle kendime şu soruyu sormak oldukça etkili geliyor:

Bugüne kadar mücadele ederek başardığım şeyler nelerdi?

Geçmiş başarılarımız, gelecekteki kapasitemiz hakkında bize önemli ipuçları verebilir.


Ganbarimasu: Motivasyon Değil Sebat


Notlarımda tekrar tekrar karşıma çıkan kelimelerden biri:

Ganbarimasu.

Kabaca, “Elimden gelenin en iyisini yapacağım” anlamına geliyor.

Modern kişisel gelişim dünyasında motivasyondan çok söz ediyoruz.

Fakat motivasyonun önemli bir problemi var:

Her gün aynı seviyede değil.

Bazı sabahlar yüksek enerjiyle uyanıyoruz.

Bazı günler hiçbir şey yapmak istemiyoruz.

Bu nedenle uzun vadeli hedeflerde belirleyici unsur yalnızca motivasyon değil;

sistem ve sebat.

Notlarıma yazdığım yöntem oldukça basit:

  1. Hedef için gerekli adımları belirle.

  2. Süreçte çıkabilecek sorunlara hazırlan.

  3. Geri bildirim al.

  4. Hataları düzelt.

  5. Tekrar dene.

Aslında bu yaklaşım bizi daha sonra karşılaşacağımız başka bir Japon kavramına götürüyor:

Kaizen.


Küçük Değişikliklerin Gücü

Büyük değişiklikler heyecan vericidir.

Ama sürdürülebilir değişiklikler çoğu zaman küçüktür.

Bir anda hayatımızı değiştirmeye çalışmak yerine;

biraz daha fazla su içmek,

günde 15 dakika okumak,

20 dakika yürümek,

yabancı dil için her gün birkaç dakika ayırmak,

belirli bir konuda düzenli pratik yapmak

çok daha gerçekçi olabilir.

Çünkü davranış değişikliğinin en güçlü hali, kişinin hayatına doğal biçimde yerleşenidir.


Geri Bildirim ve Senpai

İnsan kendi hatalarının tamamını göremez.

Bu nedenle kitabın üzerinde durduğu konulardan biri de geri bildirim.

Notlarıma üç soru yazmışım:

Neyi yapmayı bırakmalıyım?
Neyi yapmaya devam etmeliyim?
Neyi yapmaya başlamalıyım?

Basit görünen ama gerçekten cevaplandığında rahatsız edici olabilecek üç soru.

Çünkü gelişim yalnızca yeni şeyler yapmak değildir.

Bazen bir şeyi bırakmak, yeni bir şey eklemekten daha önemlidir.

Burada Japon kültüründeki Senpai–Kohai ilişkisi de devreye giriyor.

Senpai, bizden daha deneyimli olan ve yol gösterebilecek kişidir.

Bugünkü karşılığıyla:

Mentor.

İyi bir mentor bize bütün cevapları vermek zorunda değildir.

Bazen yalnızca doğru soruyu sorması bile yeterlidir.


Odaklanmak Artık Bir Süper Güç


Notlarımın önemli bir bölümü zaman yönetimi ve odaklanmayla ilgili.

Pomodoro…

Eisenhower matrisi…

Pareto ilkesi…

Parkinson yasası…

Bunların hepsinin ortak bir mesajı var:

Zamanımızdan çok dikkatimizi yönetmemiz gerekiyor.

Bugün çoğumuzun sorunu gerçekten zaman eksikliği olmayabilir.

Sorun dikkatimizin sürekli bölünmesi olabilir.

Telefon bildirimleri…

E-postalar…

Sosyal medya…

Mesajlar…

Bir işi yaparken başka bir işe bakmak…

Bütün bunlar zihinsel enerjiyi parçalıyor.

Bu nedenle kitapta geçen yoğun ve kesintisiz çalışma seansları bana oldukça anlamlı geldi.

Belirli bir süre için telefonu kapatmak,

başlangıç ve bitiş saatini belirlemek,

tek bir hedef seçmek

ve mümkün olduğunca dikkat dağıtıcı unsurlardan uzaklaşmak.

Bazen iki saatlik gerçek odak, sekiz saatlik dağınık çalışmadan daha üretken olabilir.


2. Geçmişe Yolculuk

Kitabın ikinci önemli yolculuğu Kyoto ile sembolleştiriliyor:

Geçmişe yolculuk.

Burada amaç geçmişte yaşamak değil.

Geçmişi anlayarak bugünü daha iyi okuyabilmek.


Çocukluk Bazen Bir Pusuladır


Kitabın önerilerinden biri şu:

Çocukken yapmak istediğiniz şeyleri hatırlayın.

Bu fikir bana oldukça ilginç geliyor.

Çünkü yetişkinlikte kararlarımızın içine birçok unsur giriyor:

para,

statü,

başkalarının beklentileri,

sorumluluklar,

kariyer.

Çocuklukta ise tercihlerimiz görece daha filtresiz.

Bu nedenle çocukken sevdiğimiz şeyler bazen gerçek eğilimlerimiz hakkında önemli ipuçları taşıyabilir.


Nostalji: Geçmişi Özlemekten Fazlası


Nostaljiyi çoğu zaman geçmişe duyulan romantik özlem olarak görüyoruz.

Fakat doğru kullanıldığında nostalji bir çeşit kişisel arkeoloji olabilir.

Kendimize şunu sorabiliriz:

Hayatımın hangi dönemlerinde gerçekten mutluydum?

Ve ardından:

Neden?

Yer mi önemliydi?

Yanımdaki insanlar mı?

Yaptığım iş mi?

Daha fazla boş zamanım mı vardı?

Daha güçlü sosyal ilişkilerim mi vardı?

Belki geçmişi tekrar yaşayamayız.

Ama bizi iyi hissettiren bazı unsurları bugünkü hayatımıza yeniden taşıyabiliriz.


Arkadaşlık Haritası


Notlarımda dikkatimi çeken başka bir fikir:

Arkadaş haritası oluşturmak.

Çünkü sosyal çevremiz düşündüğümüzden daha fazla etkiliyor bizi.

Bazı insanlarla görüştükten sonra enerji kazanıyoruz.

Bazılarıyla görüştükten sonra tükeniyoruz.

Bazıları bizi cesaretlendiriyor.

Bazıları ise sürekli korkularımızı büyütüyor.

Burada mesele yalnızca “pozitif insanlarla arkadaş olun” gibi yüzeysel bir tavsiye değil.

Daha önemli soru şu:

Hayatımda kimlerle birlikteyken kendimin daha iyi bir versiyonuna dönüşüyorum?


Noktaları Geriye Bakarak Birleştirmek


Steve Jobs'un meşhur Stanford konuşmasında kullandığı bir düşünce var:

Noktaları geleceğe bakarak birleştiremeyiz.

Ancak geriye baktığımızda bazı olayların neden hayatımızda önemli olduğunu anlayabiliriz.

Bir iş değişikliği…

Bir eğitim…

Bir yüksek lisans kararı…

Bir proje…

Tanışılan bir insan…

O anda küçük görünen bazı kararların yıllar sonra bambaşka sonuçlara dönüştüğünü görebiliyoruz.

Bu yüzden zaman zaman hayatımızdaki beş kritik kararı yazmak oldukça faydalı olabilir.

Ve her biri için şu soruyu sormak:

Bu karar beni bugünkü hayatımda nereye taşıdı?

Geçmiş burada bir pişmanlık alanı olmaktan çıkıp bir öğrenme alanına dönüşüyor.


3. Şimdiye Yolculuk

Geleceği planladık.

Geçmişi inceledik.

Ama aslında yaşayabildiğimiz tek bir zaman var:

Şimdi.

Kitabın üçüncü yolculuğunda benim için en dikkat çekici kavramlar;

analog yaşam,

slow life,

mevcudiyet,

yazmak,

mindfulness,

serendipity

ve Kaizen oldu.


Analog Yaşam


Dijital teknolojiler hayatı inanılmaz derecede kolaylaştırdı.

Ancak beraberinde başka bir problem getirdi:

Sınırsızlık.

Bir fotoğraf makinesinde eskiden 36 poz film olduğunu düşünün.

Her kare değerlidir.

Fotoğrafı çekmeden önce düşünürsünüz.

Bugün telefonumuzla birkaç dakika içinde yüzlerce fotoğraf çekebiliriz.

Fakat bunların büyük bölümünü bir daha hiç açmayız.

Sınırlılık bazen dikkati artırıyor.

Bu yüzden zaman zaman analog aktivitelere dönmek;

kitap okumak,

kağıda yazmak,

resim yapmak,

telefon olmadan yürümek,

müzik dinlerken başka bir şey yapmamak

zihni sakinleştirebilir.


Slow Life: Yavaşlamak Geri Kalmak Değildir


Modern dünyanın garip kabullerinden biri şu:

Hızlı olan iyidir.

Daha hızlı çalış.

Daha hızlı öğren.

Daha hızlı cevap ver.

Daha fazla üret.

Fakat insan zihni sürekli hız için tasarlanmış olmayabilir.

Bazen yavaşlık düşüncenin derinleşmesini sağlar.

Bir kahveyi gerçekten içmek…

Bir insanı gerçekten dinlemek…

Yürürken çevreyi görmek…

Bir işi aynı anda başka hiçbir şey yapmadan tamamlamak…

Bütün bunlar kulağa son derece basit geliyor.

Fakat giderek daha zor hale geliyor.


Yazmak: Zihni Görünür Hale Getirmek

Kitabın önerilerinden biri günlük tutmak.

Notlarımdaki sabah soruları şöyle:

Hayatımda şu anda memnun olduğum üç şey nedir?

Bugünü özel kılabilecek üç şey nedir?

Bugün gerçekten ne yapmam gerekiyor?

Akşam ise:

Bugün yaşadığım üç güzel şey neydi?

ve

Bugünü daha iyi yapmak için ne yapabilirdim?

Birkaç dakikalık yazı bile düşüncelerimizi zihnimizin içinden çıkarıp görünür hale getiriyor.

Bence yazmanın en büyük güçlerinden biri burada.


Mindfulness: Şu Anda Olabilmek

Mindfulness bazen mistik bir kavram gibi anlatılıyor.

Aslında özü oldukça basit:

Şu anda yaşadığının farkında olmak.

Yemek yerken yalnızca yemek yemek.

Birini dinlerken cevabını hazırlamak yerine gerçekten dinlemek.

Yürürken telefon ekranına değil çevrene bakmak.

Zihin geçmişle gelecek arasında sürekli hareket ederken onu tekrar bugüne getirmek.

Notlarımda dört küçük egzersiz vardı:

bedenin farkına varmak,

beş duyuyu bilinçli kullanmak,

yavaşlamak

ve olumsuz düşüncelere kapıldığında kendini tekrar ana çağırmak.


Serendipity: Şansa Biraz Alan Açmak

Kitaptaki sevdiğim fikirlerden biri de serendipity.

Kelime kabaca:

Beklenmedik ama değerli keşif

anlamına geliyor.

İlginç olan şu:

Şansı kontrol edemeyiz.

Ama şansın ortaya çıkabileceği ortamı artırabiliriz.

Yeni insanlarla tanışmak.

Farklı bir etkinliğe katılmak.

Bilmediğimiz bir disiplin öğrenmek.

Normalde konuşmayacağımız biriyle sohbet etmek.

Birine yardım teklif etmek.

Başka çevrelerden insanları birbirleriyle tanıştırmak.

Kısacası hayatımızdaki temas noktalarını artırmak.

Belki fırsatların bir kısmı planlanmaz.

Sadece karşımıza çıkabilecekleri alanı genişletiriz.


Kaizen: Büyük Devrimler Yerine Küçük İyileştirmeler

Notlarımın sonlarına doğru tekrar Japon kültürünün güçlü kavramlarından biri geliyor:

Kaizen.

Sürekli iyileştirme.

Burada amaç bir gecede bambaşka biri olmak değil.

Her gün biraz daha iyi olmak.

Bunun için kullanılan en bilinen sistemlerden biri:

Planla → Uygula → Kontrol Et → Önlem Al

Yani:

Bir şey dene.

Sonucuna bak.

Hatanı gör.

Düzelt.

Tekrar dene.

Belki kişisel gelişimin en gerçekçi tanımı da budur.


Peki Bilim Ikigai Hakkında Ne Söylüyor?

Ikigai yalnızca kişisel gelişim kitaplarında kullanılan romantik bir kavram değil.

Japonya'da uzun yıllardır bilimsel araştırmalara da konu oluyor.

Büyük örneklemler üzerinde gerçekleştirilen çeşitli çalışmalarda güçlü bir yaşam amacı duygusuna sahip bireylerde;

daha iyi psikososyal iyilik hali,

daha düşük fonksiyon kaybı

ve bazı çalışmalarda daha düşük ölüm riski

ile ilişkiler gözlemlenmiş.

Örneğin Ohsaki Study ve Japan Collaborative Cohort Study gibi büyük çalışmalar, Ikigai ile uzun dönemli sağlık sonuçları arasında ilişkiler bildirdi.

65 yaş üzerindeki bireylere yönelik başka çalışmalarda da Ikigai'nin daha iyi fonksiyonel durum ve bazı psikososyal göstergelerle ilişkili olabileceğine dair sonuçlar bulunuyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

Bu araştırmaların çoğu gözlemsel.

Dolayısıyla;

“Ikigai sahibi olmak kesin olarak ömrü uzatır.”

demek bilimsel açıdan doğru olmaz.

Daha sağlıklı yorum şu:

Yaşamda amaç ve anlam duygusuna sahip olmak; sosyal ilişkiler, psikolojik iyi oluş, yaşam tarzı ve sağlık davranışlarıyla birlikte hareket eden önemli bir faktör olabilir.


Benim İçin Kitabın Özeti

24 sayfalık notlara tekrar baktığımda kitabı yüzlerce maddeyle özetlemek mümkün.

Ama benim için geriye beş temel fikir kalıyor.

1. Hedefine isim ver.

Belirsiz bir hayali somut bir projeye dönüştür.

2. Motivasyona değil sisteme güven.

Alışkanlık, geri bildirim, mentor ve odak blokları oluştur.

3. Geçmişini veri olarak kullan.

Eski kararlarından, ilişkilerinden ve mutlu olduğun dönemlerden ne öğrenebileceğine bak.

4. Şimdiki ana dön.

Bazen daha fazla yapmak yerine daha dikkatli yaşamak gerekir.

5. Küçük ama sürekli ilerle.

Kaizen.


Kendin İçin 7 Günlük Küçük Bir Ikigai Deneyi

Bu yazıyı okuduktan sonra yalnızca düşünmek yerine küçük bir uygulama yapmak isterseniz şu deneyi deneyebilirsiniz.

1. Gün

Bir sayfaya şu soruları yazın:

Neyi seviyorum?

Hangi konuda iyiyim?

Dünyanın neye ihtiyacı var?

Bana ne için para ödenebilir?

Bu soruların tek seferde mükemmel cevaplarını bulmaya çalışmayın.

Yalnızca yazın.

2. Gün

Uzun süredir gerçekleştirmek istediğiniz tek bir hedef seçin.

Altına üç soru yazın:

Ne?
Nasıl?
Ne zaman?

3. Gün

Çocukluğunuzdan veya geçmişinizden sizi hâlâ mutlu eden üç anıyı hatırlayın.

Sonra kendinize sorun:

Bu anılardaki hangi unsurlar bugün hayatımda eksik?

4. Gün

Akşam bir saat boyunca telefonunuzu başka bir odada bırakın.

Yürüyün.

Kitap okuyun.

Bir şey yazın.

Ya da hiçbir şey yapmadan düşünün.

5. Gün

Güvendiğiniz bir kişiye şu soruyu sorun:

“Sence benim yapmaya başlamam, bırakmam ve devam ettirmem gereken şeyler neler?”

Sadece dinleyin.

6. Gün

Hayatınızda yalnızca yüzde 1 iyileştirmek istediğiniz bir alan belirleyin.

10 dakika yürüyüş olabilir.

15 dakika kitap okumak olabilir.

20 dakika odaklı çalışmak olabilir.

Önemli olan küçüklüğü değil, sürdürülebilirliğidir.

7. Gün

Haftanın sonunda kendinize şu soruyu sorun:

“Bu hafta hangi anlarda kendimi gerçekten canlı hissettim?”

Belki vereceğiniz cevap tam olarak Ikigai'niz olmayacak.

Ama doğru yöne işaret eden küçük bir iz olabilir.


Sonuç: Belki de Ikigai Bulunmaz, İnşa Edilir

Bu kitabı okuduktan sonra Ikigai konusundaki düşüncem biraz değişti.

Başlangıçta kavramı insanın bir gün keşfedeceği gizli bir hayat amacı gibi düşünmek kolay.

Sanki doğru işi, doğru hobiyi veya doğru yolu bulduğumuz anda her şey yerine oturacak.

Ama artık bana daha gerçekçi gelen düşünce şu:

Ikigai bir gün bulacağımız tek bir cevap olmayabilir.

Belki hayatımız boyunca yavaş yavaş inşa ettiğimiz bir şeydir.

Yaptığımız işler.

Kurduğumuz ilişkiler.

Meraklarımız.

Ürettiklerimiz.

Öğrendiklerimiz.

Başkasına sağladığımız küçük bir fayda.

Ve bazen yalnızca sabah kalkıp yeni bir güne başlama isteği.

Bu nedenle kendimize yalnızca;

“Benim Ikigai'm nedir?”

diye sormak yerine başka bir soru sormak daha anlamlı olabilir:

Bugün hayatımla daha güçlü bir bağ kurmak için ne yapabilirim?

Belki cevap tam da orada başlıyordur.


Kaynaklar

Héctor García & Francesc Miralles — The Ikigai Journey: A Practical Guide to Finding Happiness and Purpose the Japanese Way.

Sone, T. ve arkadaşları (2008) — Sense of Life Worth Living (Ikigai) and Mortality in Japan: Ohsaki Study, Psychosomatic Medicine.

Tanno, K. ve arkadaşları (2009) — Associations of Ikigai as a Positive Psychological Factor with All-Cause and Cause-Specific Mortality, Journal of Psychosomatic Research.

Tomioka, K., Kurumatani, N. & Hosoi, H. (2016) — Relationship of Having Hobbies and a Purpose in Life With Mortality and Activities of Daily Living, Journal of Epidemiology.

Okuzono, S. S. ve arkadaşları (2022) — Ikigai and Subsequent Health and Wellbeing Among Japanese Older Adults, The Lancet Regional Health – Western Pacific.

Miyazaki, J. ve arkadaşları (2022) — Purpose in Life (Ikigai) and Employment Status in Relation to Cardiovascular Mortality, BMJ Open.

80’leri mi Özlüyoruz, Yoksa O Yıllardaki Kendimizi mi?

Yazar: murat güneş Tarih: 19:40 Kategori: Yorum:

 

80’leri mi Özlüyoruz, Yoksa O Yıllardaki Kendimizi mi?

Son zamanlarda sosyal medyada dikkat çekici bir eğilim var. İnsanlar kendilerini 1980’lerin ya da 1990’ların kıyafetleriyle, evleriyle, otomobilleriyle ve fotoğraf estetiğiyle yeniden hayal ediyor. 

Eski televizyonlar, kasetler, analog fotoğraflar, mahalle kültürü, çocukluk sofraları…

Bu görüntülerin altında da çoğu zaman benzer cümlelerle karşılaşıyoruz:

“Ne güzel zamanlardı.”

“İnsanlar daha mutluydu.”

“Hayat daha gerçekti.”

“Keşke o günlere dönebilsek…”

Peki geçmiş gerçekten bugün hatırladığımız kadar güzel miydi?

Yoksa beynimiz geçmişi bize biraz farklı mı anlatıyor?

Psikoloji ve nörobilim araştırmalarına baktığımızda ikinci ihtimalin oldukça güçlü olduğunu görüyoruz.

Hafızamız bir kamera değildir


İnsan hafızasını, yaşadığımız her şeyi olduğu gibi kaydeden bir video arşivi gibi düşünmek kolaydır. Oysa beynimiz böyle çalışmıyor.

Bir anıyı hatırladığımızda geçmişte saklanmış bir görüntüyü yalnızca açıp izlemiyoruz. O anıyı, bugünkü duygularımız ve bilgilerimizle yeniden oluşturuyoruz.

Bu nedenle geçmişte yaşadığımız bir olay ile yıllar sonra o olay hakkında hissettiklerimiz birbirinden farklı olabiliyor.

Psikolojide bunun dikkat çekici örneklerinden biri “rosy retrospection”, yani geçmişe pembe gözlüklerle bakma eğilimidir.

Araştırmalar, insanların bazı deneyimleri yaşadıkları sırada bildirdiklerinden daha olumlu hatırlayabildiklerini gösteriyor.

Bir tatilde sıcaktan bunalmış, trafikte saatler geçirmiş veya ailemizle tartışmış olabiliriz. Yıllar sonra ise aklımıza denizin kokusu, çocukların kahkahası, birlikte yenilen yemekler ve o dönemde yanımızda olan insanlar gelebilir.

Yaşanan geçmiş ile hatırlanan geçmiş aynı değildir.

Kötü anıların duygusu daha hızlı solabiliyor

Bunun arkasında başka bir ilginç mekanizma daha bulunuyor: Fading Affect Bias.

Kabaca ifade etmek gerekirse, olumsuz anıların yarattığı duygusal yoğunluk zaman içerisinde olumlu anıların duygusal yoğunluğundan daha hızlı azalabiliyor.

Yani kötü bir olayın gerçekleştiğini unutmuyoruz; ancak yıllar geçtikçe o olayın üzerimizde oluşturduğu öfke, stres veya hayal kırıklığı zayıflayabiliyor.

Güzel bir anının sıcaklığı ise görece daha uzun süre korunabiliyor.

Sonuçta geçmişin zihnimizde kalan versiyonu, gerçekten yaşadığımız dönemin adeta duygusal olarak düzenlenmiş bir özeti haline gelebiliyor.

Bu da yıllar sonra baktığımızda geçmişin bugünden daha huzurlu görünmesini kısmen açıklayabilir.

Neden özellikle gençlik yıllarımız?

Otobiyografik hafıza araştırmalarının en sağlam bulgularından biri “reminiscence bump”, Türkçede kabaca “anımsama tümseği” olarak ifade edilebilecek olgudur.

İnsanlara hayatlarından önemli anıları hatırlamaları söylendiğinde anılar yıllara eşit olarak dağılmıyor.

Özellikle gençlik ve erken yetişkinlik dönemindeki anılar olağanüstü güçlü bir şekilde öne çıkıyor. Sistematik araştırmalarda bu yoğunlaşmanın çoğunlukla yaklaşık 10–30 yaş arasındaki dönemle ilişkili olduğu görülüyor.

Aslında bu şaşırtıcı değil.

İlk güçlü arkadaşlıklarımız, ilk aşklarımız, sevdiğimiz müzikler, okul hayatımız, meslek seçimlerimiz, ilk başarılarımız, ilk özgürlük deneyimlerimiz ve kimliğimizin oluştuğu pek çok olay bu yıllarda gerçekleşiyor.

Dolayısıyla bugün 40, 50 veya 60 yaşlarında olan biri için eski bir şarkı, otomobil, televizyon veya sokak görüntüsü yalnızca eski bir eşya değildir.

Bazen bütün bir hayat döneminin kapısını açan anahtardır.

Peki bunun dopaminle ilgisi var mı?


Burada sık yapılan bir basitleştirmeye dikkat etmek gerekiyor.

Beyinde “dopamin hafızası” adı verilen ve geçmişteki mutluluğu depolayan özel bir mekanizma bulunmuyor.

Ancak sezginin tamamen yanlış olduğunu söylemek de doğru olmaz.

Ödül ve motivasyonla ilişkili beyin sistemleri ile hafızanın oluşmasında son derece önemli rol oynayan hipokampus arasında güçlü bir etkileşim bulunuyor.

Nörogörüntüleme çalışmalarında ödül beklentisi yüksek olduğunda ventral tegmental alan, nucleus accumbens ve hipokampus gibi bölgelerin birlikte etkinleşmesinin daha güçlü uzun süreli hafızayla ilişkili olduğu gösterildi.

Daha da ilginci, nostalji üzerine yapılan fMRI çalışmalarında nostaljik deneyimler sırasında hem hafıza sistemlerinin hem de beynin ödül sistemlerinin birlikte devreye girdiği görülüyor.

Yani eski bir fotoğrafa baktığımızda yaşadığımız o sıcak his yalnızca “bir şeyi hatırlamak”tan ibaret olmayabilir.

Hafıza, duygu ve ödül mekanizmaları aynı deneyimin parçaları haline gelebilir.

Belki de eski televizyonu değil, o odadaki insanları özlüyoruz

Nostalji araştırmalarında beni en çok düşündüren konulardan biri de bu.

Nostaljik anıların merkezinde çoğunlukla eşyalar değil, insanlar ve sosyal ilişkiler bulunuyor.

Eski bir televizyonu özlediğimizi düşünürüz.

Ama belki özlediğimiz televizyon değildir.

O televizyonun karşısında annemizle, babamızla veya kardeşlerimizle aynı odada oturduğumuz akşamlardır.

Bir kasetçaları özlediğimizi söyleriz.

Belki de özlediğimiz, o kaseti arkadaşımızdan aldığımız gün veya sevdiğimiz insanla dinlediğimiz şarkıdır.

Bir mahalleyi özlediğimizi düşünürüz.

Belki de asıl özlediğimiz, kapısını çalmadan evine girebildiğimiz insanlardır.

Araştırmalar nostaljinin sosyal bağlılık hissini güçlendirebildiğini ve yalnızlık dönemlerinde psikolojik bir kaynak olarak kullanılabildiğini gösteriyor.

Bu nedenle eski bir nesnenin bizde oluşturduğu duygu, çoğu zaman nesnenin kendisinden çok daha büyük olabilir.

“Eskiden her şey daha gerçekti” hissi


Nostaljinin bir başka önemli yönü de benlik sürekliliği kavramıyla ilişkili.

İnsan hayatı boyunca değişiyor. Yaşımız, mesleğimiz, çevremiz, sorumluluklarımız ve hatta hayata bakışımız değişebiliyor.

Nostaljik anılar ise bugünkü “ben” ile yıllar önceki “ben” arasında bir köprü oluşturabiliyor.

Eski bir fotoğrafa baktığımızda yalnızca o günü değil, o günkü kendimizi de görüyoruz.

Belki daha az sorumluluğumuz vardı.

Belki anne ve babamız daha gençti.

Belki gelecekte neler olacağını bilmiyorduk.

Belki bazı insanları henüz kaybetmemiştik.

Bu nedenle “Eskiden hayat daha gerçekti” dediğimizde bazen söylemek istediğimiz şey aslında şu olabilir:

“O zamanki kendime daha yakın hissediyorum.”


O halde 80’ler gerçekten daha mı güzeldi?

Bilim bize doğrudan böyle bir sonuç vermiyor.

1980’lerde insanların objektif olarak daha mutlu, daha zengin veya daha huzurlu olduğunu söyleyebilmek için ekonomik koşullardan sağlık verilerine, yaşam memnuniyetinden suç oranlarına kadar çok daha geniş bir veri setine bakmamız gerekir.

Nostalji araştırmalarının söylediği başka bir şey:

İnsan zihninin geçmişi bugünden daha güzel hissettirmesine yol açabilecek güçlü psikolojik ve nörobiyolojik mekanizmalar bulunuyor.

Olumsuz duyguların zamanla daha fazla solması…

Gençlik dönemindeki anıların hafızamızda ayrıcalıklı bir yere sahip olması…

Eski görüntülerin sosyal bağlarımızı yeniden hatırlatması…

Hafıza ve ödül sistemlerinin birlikte çalışması…

Ve geçmişteki benliğimizle yeniden bağlantı kurmamız…

Bütün bunlar birleştiğinde eski bir fotoğraf artık yalnızca eski bir fotoğraf olmaktan çıkıyor.

Bazen birkaç saniyeliğine bizi yıllar önceki hayatımıza götürüyor.

Bu yüzden sosyal medyada gördüğümüz 80’ler ve 90’lar furyasını yalnızca geçici bir görsel moda olarak değerlendirmemek gerekiyor.

İnsanlar belki de geçmiş bir dönemin dekorunu yeniden üretirken çok daha kişisel bir şeyi arıyorlar:

Bir zamanlar yaşadıkları güven duygusunu, sevdikleri insanları, gençliklerini ve hayatın henüz önlerinde uzandığı yıllardaki kendilerini.

Bu nedenle belki de soruyu şöyle sormak daha doğru:

Gerçekten 80’leri mi özlüyoruz?

Yoksa 80’lerde yanımızda olan insanları ve o yıllardaki kendimizi mi?



KAYNAKÇA:

Mitchell, Thompson, Peterson & Cronk (1997) — “Temporal Adjustments in the Evaluation of Events: The Rosy View.” İnsanların bazı deneyimleri sonradan, yaşadıkları sıradakinden daha olumlu değerlendirebildiklerini gösteren klasik çalışma.
PubMed – Rosy View araştırması

Munawar, Kuhn & Haque (2018) — “Understanding the Reminiscence Bump: A Systematic Review.” 68 çalışmayı inceleyen sistematik derleme; özellikle gençlik ve erken yetişkinlik anılarının neden daha fazla hatırlandığını ele alıyor.
Makalenin tam metni – PMC

Ritchie ve arkadaşları (2014) — “A Pancultural Perspective on the Fading Affect Bias in Autobiographical Memory.” On kültürden 2.400'den fazla otobiyografik anıyı inceleyen çalışmada olumsuz duyguların olumlu duygulara kıyasla daha hızlı solduğu yönünde bulgular elde edildi.
PubMed – Fading Affect Bias araştırması

Hoehne & Zimprich (2025) — “Evidence for a Fading Affect Bias in Subjectively Assessed Affect Changes in Autobiographical Memory.” Fading Affect Bias konusunda daha güncel kanıt sağlayan çalışma.
PubMed – 2025 Fading Affect Bias çalışması

Adcock ve arkadaşları (2006) — “Reward-Motivated Learning: Mesolimbic Activation Precedes Memory Formation.” Ödül beklentisi, VTA/ödül sistemi ve hipokampus arasındaki ilişkinin uzun süreli hafızayla bağlantısını gösteren önemli nörogörüntüleme çalışması.
PubMed – Reward-Motivated Learning

Miendlarzewska ve arkadaşları (2016) — “Influence of Reward Motivation on Human Declarative Memory.” Ödül, dopamin ve deklaratif hafıza arasındaki bilimsel literatürü değerlendiren kapsamlı derleme.
PubMed – Dopamin, ödül ve hafıza derlemesi

Oba ve arkadaşları (2016) — “Memory and Reward Systems Coproduce ‘Nostalgic’ Experiences in the Brain.” Nostaljik deneyim sırasında hipokampus ile SN/VTA ve ventral striatum gibi ödül bölgelerinin birlikte etkinleştiğini gösteren fMRI çalışması.
Makalenin tam metni – PMC

Wildschut, Sedikides, Arndt & Routledge (2006) — “Nostalgia: Content, Triggers, Functions.” Nostaljinin içeriği, tetikleyicileri ve sosyal bağlılık/olumlu duygu üzerindeki işlevlerini yedi çalışma üzerinden inceleyen temel araştırmalardan biri.
PubMed – Nostalgia: Content, Triggers, Functions

Zhou, Sedikides, Wildschut & Gao (2008) — “Counteracting Loneliness: On the Restorative Function of Nostalgia.” Yalnızlığın nostaljiyi tetikleyebildiğini ve nostaljinin algılanan sosyal desteği artırabildiğini gösteren çalışma.
PubMed – Nostalji ve yalnızlık araştırması

Hong ve arkadaşları (2022) — “How Does Nostalgia Conduce to Global Self-Continuity?” Beş çalışmada nostalji ile geçmiş, bugün ve gelecekteki benlik arasında hissedilen süreklilik arasındaki ilişkiyi inceliyor.
Makalenin tam metni – PMC

Hedeflerinizi Kimseye Söylemeyin.. (Bilimsel Kanıtlarıyla) | Nazar Gerçek mi?

Yazar: murat güneş Tarih: 00:47 Kategori: Yorum:

 Ne zaman yapmayı veya sahip olmak istediğim birşey insanlara söylesem olmuyor ve nazar değiyor mu diyorsunuz? Bu video size nazar olarak inandığınız durumu nörobilimsel olarak açıklıyor.




KENDİ GÜCÜNE İNAN! Çünkü Plasebo Sensin-DR. JOE DISPENZA'NIN ALGI DEĞİŞTİREN ÖĞRETİSİ

Yazar: murat güneş Tarih: 00:40 Kategori: Yorum:

Bir kaza sonucunda yatağa mahkum olan ve uyguladığı yöntemlerle sağlığına kavuşan Dr. Joe Dispenzanın hayatını ve düşüncenin iyileştirici gücünü örnekleriyle göreceğiniz bu video hayata bakış açınızı değiştirecek.




Beyin ve Stres

Yazar: murat güneş Tarih: 00:18 Kategori: Yorum:

 


Prof.Dr. Sinan Canan Hocanın insan beyni ve stres arasındaki ilişkiyi herkesin anlayabileceği şekilde açıkladığı video .